Friday, 7 December 2012

19-26 Kasım Fransa Gezisi

İtalya'dan 1 senelik Schengen alınca, kış dönemi de Avrupa'da bir yerleri keşfedelim düşüncesi oluşmuştu. Selçuk'la beraber Pegasus'un kış indirimini incelerken, Orta Fransa'da karar kıldık.

Son güne kadar gitsek mi gitmesek mi kararsızlığını yaşadık ve uçuşun olduğu sabah gitmeye karar verdik. Hemen bavullarımızı hazırlayıp, yola çıktık. Neyse ki Selçuk el GPS'ine geceden Fransa haritasını yüklemişti. Hangi şehirlere ne gün gideceğimize bile karar vermedik. Gittiğimiz yerlerde bir sonraki günün planını yaparız nasıl olsa rahatlığı ile Sabiha Gökçen'e vardık. 

Saint-Etienne Havalimanı bizim Erzincan Havalimanı gibi ufacık. Zaten buraya toplam 3 havayolunun uçuşu varmış. Uçaktan inince Avis ve Budget rent-a-car ofislerini zorladık ama kapalıydılar. Biz de havalimanından Saint-Etienne merkezine giden shuttle'a binerek Avis ofisine gittik. Meğer önceden online rezervasyon yapsaymışız fiyat indirimli olacakmış. Tren istasyonunun yanında olduğu için ekstra masraf da çıkarmasınlar mı! Neyse 8 gün için dizel Seat Leon'a yaklaşık 390 euro ödeyerek teslim aldık. 

1 saatlik yolculuğun ardından, Lyon'daki otelimize vardık. Akşam otelin yakınlarındaki alışveriş merkezinden biraz alışveriş yaptık ve dinlenmeye çekildik. Sabah erkenden kalktık ve Fourviere Basilica'sını gezdik. Hava çok sisli olduğu için Lyon manzarasını pek göremedik. Lyon nehir kenarı güzel bir şehir ama bizi çok etkileyen bir yönü olmadı.

  

Buradan 4-5 saat araba yolculuğu ile Paris'e vardık. Fransa'da park yerleri ve otobanlar oldukça pahalı. Örneğin Eiffel'e yakın bir otoparka saat başına 3,5 euro, otobana da toplamda yaklaşık 30 euro ödedik. Eiffel Kulesi Paris'teki ilk durağımızdı. Sıra boyunca ve kulenin üzerinde fotoğraf çekerken oldukça zaman geçirdiğimiz için Le Dome Cafe'de güzel bir akşam yemeği ardından otelimize döndük.


21 Kasım Çarşamba sabahı Louvre Müzesi'ne gittik. Mona Lisa'ya, Da Vinci'nin diğer eserlerine ve özellikle Panini'nin şu eserine hayran kaldık. Mısır kalıntıları, İslam eserleri derken 3 saati devirince pes edip müzeden ayrıldık. 


Kısa bir yemek ve alışveriş molası sonrası durağımız Apple Store'du. Çalışanlar hiç yardımcı değildi ve farklı farklı bilgi verebiliyorlardı :( Zaten mağazayı bulmak için de çok uğraşmıştık. Paris'e veda ederek 2 saatlik bir yolculuk sonrası Orleans'a vardık.

Otelimize gitmeden Carrefour'a uğradık ve atıştırmalık aldık. Helal ürünlerin satıldığı reyonları görünce çok şaşırdık. Tatlı olarak da Fransa'da hemen hemen her yerde bulabilen Paul'den büyük bir macaron yemeden Fransa'dan dönülmezdi.

Bir önceki günün yorgunluğundan olsa gerek Perşembe sabahı oldukça geç kalktık ve öğlene doğru yola çıktık. Bu sefer istikamet Massignac. Gezi boyunca uygun fiyatlı otellerde kaldığımız için bir gecelik kendimize ödül verdik ve şatolu bir otelde konaklamak üzere yola çıktık. Otobanları pas geçip köylerin arasından ilerleyerek 4 saat güzel manzaralar eşliğinde otelimize vardık. 

Odamızın hemen önündeki iskele...


Şatonun, dolayısıyla otelin arazisi 8.9 km kare ve bunun yaklaşık 0.4 km karesi göllerden oluşuyor. Otel toplam 22 odaya sahip ve bunlar araziye yayılmış vaziyette. Resepsiyon ile arasında 3 km mesafe olan 10 kişilik 'The Grange'da hatta koca otelde yalnız konakladık. Özellikle gece, hafif korkmadık değil :)

Tüm öğleden sonra otelin arazisinde gezindik, akşam da otelin restoranında çok güzel bir yemek yedik.


Sabah güzel otelimize veda ederek Rochefoucauld Şatosu'nu gezdik.


Sonra Bordeaux bölgesindeki ünlü şarap üretim bölgelerinden Medoc'u gezdik. Chateau Kirwan ve Chateau Pallmer uğrak yerlerimizdi. 


Bağları gezdikten sonra Bordeaux Opera Binası'na gidelim dedik ama inanılmaz bir trafiğin içine girdik 2 saat sonra otelimize vardık. Öğlene doğru otelimizden ayrılarak 'The Eyrignac Manor Gardens'ı ziyarete gittik.

  

Yolda irili ufaklı köyleri geze geze geçerek Brive-La-Gaillarde'deki otelimize vardık. Pazar günü uzun bir yolculuk ile Saint-Etienne'e vardık. İnternetten araştırdığımız bir kaç restoranı bulmaya çalıştık fakat çoğu Pazar akşamı olması sebebiyle ya kapalıydı ya da biz beğenmedik. Pizza yiyerek geceyi sonlandırdık ve otelimizde konakladık.

Pazartesi sabahı son dakika alışverişi, depoyu doldurma derken 12'de havalimanına vardık. Aracımızı Avis'in otoparkına bıraktık ve uçağımıza bindik. 8 gün boyunca toplam 1975 km yol yapmışız. İşte genel güzergahımız...









 















Sunday, 22 July 2012

Roma (16 Haziran 2012)

Sabah Roma'nın biraz dışındaki Castel Romano Designer Outlet'e gittik. Burberry'de bir kaç uygun fiyatlı ürün vardı ama yine de bizim için en uygun Nike'ın mağazasıydı. 



Tekrar şehir merkezine döndüğümüzde Piazza Navona ve Pantheon çevrelerini gezdik. Geç bir öğle yemeği ardından havalimanına doğru yola çıktık ve böylece güzel fakat yoğun bir İtalya gezisinin sonuna geldik. 



Rimini-Roma (15 Haziran 2012)

Otelimizde kahvaltı sonrası yine deniz-kum-güneş üçlemesi için bu sefer Adriyatik denizindeki Sirolo-Urbani kumsalına gittik. Hırvatistan tarafında olduğu gibi Adriyatik bizi yine şaşırtmadı, deniz çok güzel ve temizdi. 





Öğleden sonra Roma'ya dönüş yoluna başladık. Yaklaşık 3 saat sonra Roma'daki otelimiz Cristoforo Colombo'ya vardık. 

Venedik-Rimini (14 Haziran 2012)

Sabah erken saatlerden itibaren gezmeye başladığımız Venedik'te, çeşit çeşit hediyelik eşya mağazaları resmen başımızı döndürdü. Kanallar ve kliselerle çok farklı bir yerleşim yeri, oldukça etkileyici ve orijinal. 




Yürümekten ayaklarımızda derman kalmayınca tekrar arabaya atladık ve akşam saatlerinde Rimini'deki otelimiz Hotel Imperial Beach'e vardık. Manzaralı balkonumuzda güneşi keyifle batırdık.


Akşam yemeği için otelimize yürüme mesafesindeki La Posada'ya gittik ve çok ama çok memnun kaldık. Denizden çıkabilecek ne varsa tıka basa yedik ve oldukça makul bir hesap ödedik. Kesinlikle tavsiye edebileceğim bir restoran, benden 5 yıldız. 



Milano-Como-Verona (13 Haziran 2012)

Sabah ilk işimiz giriş bileti bulmayı umduğumuz Santa Maria delle Grazie'ye gitmek oldu. Tam yaz sezonu olduğundan ne yazık ki bilet bulamadık. Neyse ki Selçuk'la 2010 Aralık İtalya gezimizde bilet bulabilmiş ve 4,5-8,7 metrelik Da Vinci'nin muhteşem Son Akşam Yemeği'ni inceleyebilmiştik.




Milano'nun ünlü tasarım mağazalarının bulunduğu Via della Spiga, Via San't Andrea ve Via Montenapoleone altın üçgenini gezdikten sonra Como Gölü'ne gittik. Burayı nispeten küçük bir yer beklerken karşımıza koskoca bir göl çıktı. Asıl hareket Bellagio kasabası çevresindeymiş ama yolu dar ve çok virajlı olduğundan gitmeyi göze alamadık. 



Verona'ya akşam üzeri vardık ve kapanmadan severek izlediğimiz Letters to Juliet filminde de geçen Jüliet'in Evi'ni gezebildik. Sonra meydanı, saat kulesini ve arena çevresini gezdikten sonra nefis bir midyeli spagetti yedik. 


Akşam saatlerinde Venedik'teki otelimiz Smart Hotel Holiday'e vardık.  


Nice-Cannes-Milano (12 Haziran 2012)

Sabah otelin yakınındaki Cocoon Cafe'de güzel bir kahvaltı sonrası turkuvaz rengi deniziyle Nice'teki muhteşem Paloma Beach'e gittik. Bir kaç saat deniz-kum-güneş keyfi yaptık.



Oradan Cannes'a geçtik. Sahilini ve biraz merkezini gezdik. Aman aman beğendik denemez. Gitmeseymişiz de olurmuş.


Gece Milano'daki Hotel Idea'ya vardık ve bir güzel dinlendik. 


Portofino-Menton-Monte Carlo (11 Haziran 2012)

Sabah otelden ayrılıp direkt Portofino'ya doğru yola çıktık. Portofino çok şirin, küçük bir tatil kasabası ama lüks. Otopark oldukça pahalıydı. Sahilde bir yürüyüş sonrası marina'dan merdivenle Castello Brown'a çıktık. Buradan manzara çok güzel. 




Marina'da lezzetli bir öğle yemeğinin ardından Menton'da Hotel Chambord'a vardık. Hızlı bir yerleşme ve akşam yemeği sonrası Monte Carlo'ya gittik. Resepsiyondaki görevli Monte Carlo'nun otoparklarının çok pahalı olduğunu, trenle gitmemizi sıkı sıkı tembihledi ama tren saatleri uygun olmadığından aracımızla gittik. Otopark tüm gezi boyunca en az para ödediğimiz otopark oldu! Çok şaşırdık. Gece Casino de Monte Carlo'yu ve çevreyi gezdikten sonra otelimize geri döndük. Las Vegas'ın büyük ve modern casinolarına göre çok çok daha güzel bu casino beni çok etkiledi. Keşke içinde fotoğraf çekmeye izin verselerdi. 





Thursday, 21 June 2012

Floransa - Pisa (10 Haziran 2012)

Sabah oteldeki kahvaltı ardından Floransa'ya doğru yola çıktık. İtalyanlar o kadar güzel peynirleri, zeytinleri olduğu halde kahvaltıyı tatlı ağırlıklı yapıyorlar. Bol bol kek ve tart. 


Floransa'ya vardığımızda Duomo ziyarete kapalı olduğundan, hemen yanındaki Giotto'nun çan kulesine çıktık. Tamı tamına 414 basamak ve dar bir merdiven. İniş-çıkış aynı yerden yapıldığı için de insana ekstra daral getiriyor. Fakat yine de en tepeden Floransa'nın müthiş manzarası için değer :) 




Sonraki durağımız Arno nehrinin üstündeki Eski Köprü'ydü. 



Çevrede biraz gezindikten sonra yaklaşık 1,5 saat yol alarak Pisa'ya vardık. Köy tadında bir yer. Sadece Miracoli meydanında katedral, kule ve vaftizhane gibi bir yapılaşma var. Dünyaca ünlü bir yer olunca insan ister istemez beklenti içine giriyor ama Pisa tam bir hayal kırıklığı. 


Not : Pisa'dan hediyelik eşya almak için en uygun yer; Pisa kulesini arkanıza aldığınızda en solunuzda kalan yolun sonundaki standlar. Diğer yerlerde fiyat 2-3 kata çıkabiliyor. 




Gece konaklama otelimizde

Roma (9 Haziran 2012)

9 Haziran 2012, sabahın erken saatlerinde Alitalia ile Roma'ya doğru yola çıktık. Yaklaşık 3 saatlik yolculuk sonrası Roma Fiumicino Havalimanı'ndaydık. Alitalia'yı fiyat avantajı nedeniyle seçmiştik fakat koltuk aralarının genişliği bizi oldukça sevindirdi. Elbette servis THY'ye göre oldukça zayıf. Fakat en azından Pegasus gibi ek ücret ödenmiyor. Yaz dönemi olduğundan biletimizi Şubat ayında kişi başı 365 TL'ye almıştık. Fakat 2010 yılı Aralık ayında Pegasus ile kişi başı 60 euro'ya gidiş-dönüş aldığımız Roma biletinin tadı hala damağımızda :)


4 kişilik bir tatil planladığımız için gitmeden 1-2 hafta önce Auto Europa'dan Peugeot 508 SW kiraladık. Diğer şirketlere göre fiyatları avantajlı fakat araba teslimi sırasında ekstra maliyet çıkarıyorlar, aman dikkat. Bize 150 euro'luk ek sigorta masrafı çıkardılar hala geri almak için uğraşıyoruz. 






Neyse ilk gün aracımızı teslim aldıktan sonra Vatikan'a gittik. San Pietro Basilica'sı mimarisi itibariyle beni Roma'da en çok etkileyen yapı. Üstelik her tarihi yere ücretli giriş olan bir ülkede buraya girişin ücretsiz olması oldukça enteresan. 



Oradan Colosseum'a gittik. Giriş için bir hayli sıra bekledik ama 'Maximus' diye diye 1-2 saat dolaştık. Filmin fazla etkisinde kalmışız. 


Colosseum bileti ile yakın mesafedeki Roman Forum'u da gezdik. Orada beni en çok o dönemin hükümdarının 'home theater'ı şaşırttı. Ufak çaplı bir colosseum. Hükümdar canı sıkıldıkça vahşi hayvanları ve gladyatörleri buraya atıyor ve onları izleyerek eğleniyormuş. 

Yürü yürü ayaklarımıza kara sular inince gezimizi noktalayıp Taverna dei Quaranta'da güzel bir yemek yiyip booking.com'dan bulduğumuz hipodroma yakın, atçılık temalı otelimize vardık. Otelin odalarında asma kat vardı :) 


Otelde bir kaç saat dinlendikten sonra Aşk Çeşmesi ve İspanyol Merdivenleri'ni gezdik. Aşk Çeşmesi her zamanki gibi yine çok kalabalıktı. Şipşak fotocular Türk olduğumuzu anlayıp, bildikleri tüm Türkçe kelimeleri arka arkaya sıraladıklarında çok eğlendik, ortaya saçma sapan şeyler çıktı. Not : O bölgede yollarda park yeri bulunmuyor ve kapalı otoparklar da çok pahalı, aklınızda olsun. 


Monday, 7 May 2012

30 Mart

Bir önceki günün yorgunluğunu attıktan sonra Denver'ı keşfe çıktık. İlk durağımız Buffalo Bill'in mezar ve müzesi oldu. Pek ilginç bir yer değildi. Buffalo Bill'in etini sütünü herşeyini Çinliler'e yaptırıp satmaya çalışıyorlar. 




Buradan Echo Lake Park'a gitmeye niyetlendik ama GPS ile bulamadık. Biz de inat ettik (daha doğrusu ben çoktan vazgeçmiştim ama Selçuk sağolsun inat etti) ve sora sora en nihayetinde bu muhteşem manzaralı ve denizden 3,230 metre yükseklikteki göle ulaştık. 


Çam ormanının ortasındaki gölün yarısı donmuştu. 



Akşam Denver şehir merkezinde abimin tanıdığı Suriyeli Ömer amcanın restoranına gittik, orta doğu mutfağını tattık. Hatta internette onlarla ilgili bir haber bile buldum. 

Böylece bir Amerika macerasının daha sonuna geldik. Ertesi gün Denver-Los Angeles uçuşu ardından LA'den 11 saat direkt uçuş ile Türkiye'ye ulaştık. Bu uçuş ile ilk defa uçakta internet de kullandık. Hostes internet tanıtım anonsu yapana kadar oldukça hızlıydı ama sonra biraz yavaşladı, yine de çok farklı bir deneyim oldu.







29 Mart

Bugün Denver'a ulaşmayı planlayarak yola çıktık. Sabah yolda ilerlerken San Rafael Swell'de fotoğraf molası verdik. 



Ardından Aspen'e kadar durmadan gittik. Mevsim dolayısı ile Aspen çok hareketli değildi ama yine de güzel ve düzenli bir yer. 


Aspen'de Maroon Bells'i onca aramamıza rağmen GPS ile bulamadık. Bir dahaki sefere diyerek gece Denver'a ulaştık.





28 Mart

Öğlene doğru otelden ayrılıp yolculuğa kaldığımız yerden devam etmeye başladık. Nevada ve Arizona sınırını geçtikten sonra Utah'a giriş yaptık. Utah'ın ünlü Zion Ulusal Park'ını da atlamasak mı derken bir baktık ki parkın içinde 5 saat gezmişiz.  




Kanyonları, akarsu ve şelaleleri ile doğal bir güzellik. Özellikle çölün ortasında olması da şaşırtıcı. Park çıkışı bir kaç saat ilerledikten sonra akşam yorgunluk çöktüğü an kendimizi ilk boş bulduğumuz otele attık. Otel hiç iyi değildi ama ne yapalım kısmet dedik. 




Wednesday, 2 May 2012

27 Mart

24-26 Mart arasını Orange County civarında gezinerek ve dinlenerek geçirdik. 27 Mart'ta ise abimlerin taşınması nedeniyle Denver'a doğru yolculuğumuza başladık. 




Toplam 16 saatlik yolculuğu çevrede gezinerek 3 günde kat ettik. İlk durağımız Las Vegas oldu. Tam LV sınırındayken bir baktık ki insanlar güneşin altında sıra bekliyor, meğer rekor ikramiyeye ulaşan loto sırasıymış.



Expedia'dan bir gece önce rezervasyonunu yaptırdığımız circus circus otelinin yeni renove edilen casino tower'ında kaldık. Fiyat-performans oranı gayet iyidi. Casino her zaman kazanıyor, tecrübeyle sabit :)


2 sene önce yılbaşında yaptığımız Las Vegas ziyaretinde kaldığımız Mandalay Bay'in casinosundaydık o akşam. Diğer otellere nispeten daha yeni bir otel olduğundan daha modern ve şık. 




Tuesday, 1 May 2012

23 Mart

Son gün Hawaii gezisi içinde en hareketlisi oldu. Yapamadığımız ne varsa son güne sığdırmaya çalıştık. Sabah erkenden otelimizden ayrıldık.



İlk durağımız denizden yüksekliği yaklaşık 3.048 metre olan ve hala aktif olarak kabul edilen Haleakala volkanı, ulusal parkı. 


Hawaiililer buranın mistik güçlerine inanıyorlarmış ve gün doğumu ile batımında bazı dini törenler yapılıyormuş. Biz öğlene doğru gittiğimiz için rastlamadık. Fakat tepeye doğru yolculuğumuz sırasında otostopçu bir çifti arabamıza aldık. 



Gece dağın tepesinde kamp yapacaklarmış. Dağda gün ortasında bile dondurucu bir hava hakimken gece konaklamayı düşünemiyorum. Bu tatlı maceracı çiftimiz 4 gündür Maui'nin sahillerinde kamp yapıyormuş. Ertesi gün otele yerleşip en sonunda duş alabileceğiz diye seviniyorlardı. Konaklamalarının sebebi ise; gece gökyüzünün bu noktadan çok net görülebilmesiymiş. Summit'te okuduğumuz bilgiye göre dünyanın en iyi 4. gözlem merkeziymiş.




Düşsel, dünyaötesivari manzaraların ardından yaklaşık 1 saatlik yolculuk ile Ulua kumsalına gittik. 


Okyanus biraz dalgalı olduğu için şnorkelden vazgeçip rotayı bir önceki gün bulamadığımız şelaleri keşfetmek için tekrar Hana yoluna çevirdik.



İkiz şelaleleri bulabilmek için internetten daha belirgin bir tarif bulduk ve ara sıra yağmurlu 1 saat yolculuğun ardından şelaleleri bulduk. Sevincimiz görmeye değerdi :)


Yalnız herkesin gittiği yolu yine bulamamışız derenin içinden vs yürüyerek şelaleye ulaştık. Baktık ki insanlar yüzüyor biz de koyu rengine aldırmadan suya daldık. Tatlı su olduğundan kaldırma kuvveti sıkıntısı çektik ama özellikle akan suyun altında yüzmenin keyfi bambaşkaydı. Su tazyikli aktığı için su zerrelerinden zor nefes alınıyordu. Fakat yüzmek çok ama çok zevkliydi. Selçuk'un yine maceracı ruhu sayesinde uçağımızın kalkışına 2-3 saat kala bu müthiş deneyimi de yaşamış olduk. Akşam 9'daki uçuşumuz için buradan direkt havalimanına geçtik. Gün boyu yaptığımız yol ise şöyleydi :)